y.m.k @ msn.com


Bugün seninle İran meselesini konuşacağız.

Ama sloganlarla değil.
Ezberlerle değil.
Kızgın cümlelerle hiç değil.

Soru sorarak ilerleyeceğiz.
Cevapları birlikte tartacağız.

Çünkü mesele basit değil.
İran dediğimizde sadece bir ülkeyi değil;
bir devrimi, bir ideolojiyi, bir bölgesel güç mücadelesini konuşuyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri neden baskı kuruyor?
İsrail neden bunu varoluşsal tehdit görüyor?
İslam dünyası neden ortak refleks üretemiyor?

Ve en kritik soru…
Bu denklemde Türkiye nerede duruyor?

Belki yazı boyunca hilafeti konuşacağız.
Belki İran İslam Devrimi’nin bölgeyi nasıl değiştirdiğini tartışacağız.
Belki de merhum lider Necmettin Erbakan’ın “İslam Birliği” fikrini, Devlet Bahçeli’nin “iç cephe” vurgusunu bu çerçevede yeniden okuyacağız.

Ama şunu baştan söyleyeyim;

Bu bir taraf tutma yazısı değil.
Bu bir zihin açma denemesi.

Çünkü uluslararası ilişkilerde mesele kimin haklı olduğu değil, kimin güçlü olduğu sorusudur.

Güç ise sadece askeri kapasite değildir.
Birliktir.
Ekonomidir.
Psikolojidir.
Stratejik sabırdır.

Şimdi senden tek bir şey istiyorum..

Bu yazıyı acele etmeden oku.
Her sorunun altında dur.
Her cevabın arkasındaki hesabı görmeye çalış.

Çünkü İran meselesi bir kriz değil.
Bölgesel bir deprem hattıdır.

Ve o hat, Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor.

Hazırsan başlayalım.

“ABD ve İsrail, halifelik kaldırılmamış olsaydı İran’a saldırabilir miydi?”

Ben de soruyla cevap veriyorum..
Sizce bugün İslam dünyası tek bir siyasi irade gibi mi davranıyor?

***

“Ama hilafet sembolik değil miydi?”

Evet, son döneminde askeri gücü zayıflamıştı.
Fakat hilafet dediğimiz kurum, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra ortadan kaldırıldığında sadece bir makam kapanmadı; ortak bir referans noktası dağıldı.

Okuyucu yine soruyor…
“Tek bir makam olsaydı ne değişirdi ki?”

Şunu değiştirirdi.
İran’a yönelik bir saldırı, yalnızca İran’a yapılmış sayılmazdı.
“Ümmetin bir parçasına” yapılmış kabul edilirdi.

Devletler bazen askeri güçten değil, doğacak dalgadan çekinir.

***

“Peki bugün durum ne?”

Bugün tablo şu…
57 ayrı devlet.
57 ayrı öncelik.
57 ayrı diplomatik hesap.

1979’daki İran İslam Devrimi sonrası İran, Batı için kontrol edilmesi gereken bir aktöre dönüştü.
ABD-İsrail hattı bunu stratejik tehdit olarak okuyor.

Peki karşısında ne var?
Ortak bir askeri blok mu?
Ortak bir ekonomik yaptırım gücü mü?
Ortak bir siyasi deklarasyon mu?

Hayır.

***

“İsrail bu denklemde neden rahat?”

Çünkü İsrail bölgedeki parçalı yapının mimarı olmakla beraber iyi oyun kuruyor.
Tarih boyunca Arap dünyasının ortak refleks üretememesi, İsrail’in en büyük stratejik avantajı oldu.

Bir okuyucu şöyle diyor..
“Yani hilafet olsaydı savaş çıkmaz mıydı?”

Ben de net konuşuyorum..
Savaş yine çıkabilirdi.
Ama maliyeti daha yüksek olurdu.

Uluslararası ilişkilerde mesele çoğu zaman “yapabilir mi?” değil,
“Bedeli ne olur?” sorusudur.

***

“Gerçekten birlik bu kadar etkili mi?”

Tarihe bakın.
Parçalanmış dönemlerde dış müdahale kolaylaşmış.
Birlik dönemlerinde ise müdahalenin bedeli artmış.

Hilafet sadece dini bir makam değildi; psikolojik bir şemsiye idi.
Bir çağrı yapıldığında, bunun siyasi karşılığı olurdu.

Bugün bir kriz çıktığında ise herkes kendi başkentinin penceresinden bakıyor.

***

“Peki çözüm ne? Geçmişe mi dönelim?”

Hayır.

Ben nostalji yapmıyorum. Hilafeti aynen geri getirelim demiyorum.

Ama şu soruyu soruyorum…
Birlik fikrini neden konuşmuyoruz?

Tam burada merhum Necmettin Erbakan’ın yıllarca anlattığı “İslam Birliği” vizyonu akla geliyor.

Okuyucu soruyor..
“Erbakan Hoca neyi farklı söylüyordu?”

Şunu söylüyordu!
Ortak pazar kurun.
Ortak savunma sistemi kurun.
Enerji gücünü birlikte yönetin.
Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz.

Bu bir hamaset değildi.
Jeopolitik bir projeydi.

***

“Yani diyorsunuz ki…”

Evet, şunu diyorum..

ABD ve İsrail İran’a yine baskı kurmak isteyebilirdi.
Ama karşısında daha yekpare bir blok bulsaydı, adımlarını iki kez düşünürdü.

Dağınıklık cesaret verir.
Birlik ise tereddüt üretir.

***

Son bir soru..

Bugün İslam dünyasının en büyük sorunu dış tehdit mi, yoksa içerideki dağınıklık mı?

Ben cevabımı vereyim..
Birlik olmadan hiçbir coğrafya güçlü kalamaz.

Belki de Erbakan’ın en çok anlaşılması gereken cümlesi buydu.

“Önce birlikte olacağız.”

Çünkü birlik nostalji değil, bu çağın en gerçekçi güvenlik politikasıdır.

****

Buraya kadar sıkılmadan okuduysan muhtemelen bu soruyu soracaksın.

“Peki Türkiye içeride ne yapmalı?”

Bakın, mesele sadece dışarıdaki ABD-İsrail hamleleri değil.
Mesele içeride nasıl durduğumuz.

Tam da bu noktada Devlet Bahçeli’nin son çıkışı dikkat çekici.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin il ve ilçe başkanlarının katılımıyla düzenlenen iftar programında yaptığı konuşmada “Terörsüz Türkiye” hedefinin altını yine çizdi. Bölgesel gelişmelerden küresel risklere, iç siyasi tartışmalardan milli birlik vurgusuna kadar geniş bir çerçeve çizdi.

Şimdi muhtemelen yine soruyorsun “Bu açıklamanın İran, Orta Doğu ve birlik meselesiyle ne ilgisi var?”

Çok ilgisi var.

Çünkü dış politika dediğimiz şey, içerideki sağlamlıktan beslenir.
İçeride terörle mücadelede kararlı bir duruş sergileyemeyen bir ülkenin, bölgesel krizlerde güçlü bir pozisyon alması zorlaşır.

Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” vurgusu sadece güvenlik politikası değildir.
Bu, aynı zamanda bir istikrar mesajıdır.

Şunu kabul edelim..
Türkiye ne kadar iç huzurunu tahkim ederse, dış baskılara karşı o kadar dirençli olur.

Bugün Orta Doğu kaynıyor.
Suriye, Irak, İran hattında gerilim yüksek.
Küresel güçler yeni denge arayışında.

Böyle bir tabloda Türkiye’nin iç cepheyi sağlam tutması hayati önemdedir.

Bahçeli’nin son dönemde attığı adımlar ve verdiği mesajlar, klasik parti söyleminin ötesinde bir stratejik çerçeve taşıyor. “Milli birlik ve kardeşlik” vurgusu, sadece siyasi bir temenni değil; bölgesel türbülansın ortasında bir devlet refleksidir.

Şöyle diyebilirsin.

“Bu kadar mı önemli gerçekten?”

Evet, önemli.

Çünkü tarih bize şunu gösterdi.
İçeride zayıflayan ülkeler, dışarıda daha fazla baskı görür.
İçeride kenetlenen ülkeler ise pazarlık masasında daha güçlü oturur.

Bahçeli’nin son hamlesini bu açıdan okumak gerekir.
Terörsüz bir Türkiye hedefi; ekonomik istikrarın, siyasi güvenliğin ve dış politikada özgüvenin temelidir.

Bu, sadece bir parti liderinin konuşması değildir.
Bu, jeopolitik bir dönemde verilen “iç cepheyi güçlendirme” mesajıdır.

Ve belki de yazının başındaki soruya burada yeni bir pencere açılıyor..

Eğer İslam dünyası birlik olsaydı dış müdahalenin maliyeti artardı demiştik ya…

Türkiye kendi içinde ne kadar birlik olursa, küresel risklere karşı o kadar sağlam durur.

Birlik sadece ümmet ölçeğinde değil; millet ölçeğinde de hayatidir.

Sonuçta mesele şudur…
Dışarıdaki fırtınalara karşı en güçlü liman, içerideki dayanışmadır.

Ve bugün Türkiye’nin en kıymetli ihtiyacı, tam da budur.