y.m.k @ msn.com

Siyasetin hafızası vardır. Kameraların da… Üstelik kameralar yalan söylemez. Çünkü onlar sadece kaydeder.

Dün kimin ağladığını, bugün kimin alkışladığını ve yarın kimin aynı koltuğa oturup aynı cümleleri kuracağını sabırla bekler.

Bir siyasi partinin kurultay görüntülerini sessize alıp izleyin. Hatta hangi parti olduğunu bilmeden seyredin.

Birileri ağlıyor, birileri sarılıyor, birileri “bu dava burada bitmez” diyor, birileri de salondan hüzünlü adımlarla ayrılıyor.

Sonra birkaç yıl geçiyor. Aynı salon, aynı kameralar, aynı gözyaşları… Sadece isimler değişiyor.

Biz buna siyaset mi diyeceğiz, yoksa tekrar tekrar sahnelenen bir tiyatro oyunu mu?

Cumhuriyet Halk Partisi’nde yıllardır değişmeyen bir gelenek var.

Genel başkanlar gidiyor, yenileri geliyor ama kurultay salonundaki gözyaşları hiç kurumuyor.

Öyle ki, CHP’nin tarihini kurultay salonlarındaki mendil tüketiminden yazmak mümkün.

Deniz Baykal giderken ağlayanlar vardı.

“CHP sahipsiz kaldı” diyenler vardı.

O gün Baykal’ın ardından gözyaşı dökenlerin bir kısmı, birkaç yıl sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük destekçisi oldu.

Kemal Kılıçdaroğlu giderken ağlayanlar vardı.

“Seni bu parti unutmayacak” diyenler vardı.

O gözyaşlarının bir kısmı, çok geçmeden değişim sloganları eşliğinde Özgür Özel’i alkışlamaya başladı.

Bugün Özgür Özel için gözyaşı dökenlerin yarın başka bir genel başkan için aynı duygusal vedayı yapmayacağının garantisini kim verebilir?

Bir atasözü vardır; “Ağlamayan çocuğa meme verilmez.” Galiba bizim siyasetimiz bunu biraz fazla ciddiye aldı.

Artık kurultaylarda ne kadar çok ağlarsanız, o kadar çok sadık görünüyorsunuz.

Oysa sadakat, kameralar önünde dökülen iki damla gözyaşıyla ölçülmez.

Sadakat, lider düştüğünde yanında durabilmektir.

Menfaat rüzgarı hangi yönden eserse essin, aynı çizgide kalabilmektir.

Bugün alkışladığını yarın yuhalamamak, dün uğruna ağladığını bugün siyasi yük olarak görmemektir.

Bir hikaye anlatırlar…

Bir adam her gün aynı ağacın gölgesinde otururmuş.

Ağaç meyve verdiğinde onu över, kuruduğunda baltasını eline alırmış.

Köylüler adama sormuş “Sen bu ağacı seviyor musun?”

Adam cevap vermiş “Meyvesini seviyorum.”

İşte mesele tam da burada.

Biz yıllardır liderleri sevenleri değil, koltuğun meyvesini sevenleri izliyoruz.

Siyasette vefa ağır bir kelimedir.

Öyle her kurultayda birkaç damla gözyaşıyla taşınabilecek bir yük değildir.

Eğer bir siyasetçi dün “liderimiz” dediği insanı bugün siyasi hesapların kurbanı yapabiliyorsa, o gözyaşlarının adı vefa değil, sadece siyasi dekor olabilir.

Dikkat edin, CHP’deki her lider değişiminde cümleler bile değişmiyor.

“Bu mücadele burada bitmez.”

“Partimiz emin ellerde.”

“Birlik ve beraberlik içerisinde yolumuza devam edeceğiz.”

Bu cümleleri hangi yıl söylediğinizin pek bir önemi yok.

Çünkü senaryo aynı, oyuncular farklı.

Shakespeare, “Bütün dünya bir sahnedir” demişti.

Bizim siyasetimiz ise bu sözü biraz fazla benimsemiş olacak ki, kurultay salonlarını adeta tiyatro sahnesine çevirmiş durumda.

Perde açılıyor, lider konuşuyor, delegeler ağlıyor, alkışlar yükseliyor ve birkaç yıl sonra aynı oyun yeni oyuncularla yeniden sahneleniyor.

Peki millet ne düşünüyor?

Millet artık kimin ağladığıyla değil, neden ağladığıyla ilgileniyor. Çünkü bu ülkenin insanı samimiyeti ile rolü birbirinden ayırabilecek siyasi tecrübeye fazlasıyla sahip.

Timsahın da gözyaşı vardır. Ama hiç kimse timsahın avına duyduğu merhametten ağladığına inanmaz.

Siyasette de durum çok farklı değildir. Her gözyaşı samimiyet değildir. Bazen bir kariyer planının, bazen bir siyasi hesabın, bazen de yeni döneme uyum sağlama refleksinin sonucudur.

Son söz…

Belki de CHP’nin değişmeyen tek geleneği, değişimin kendisi değil; her değişimde yeniden üretilen duygusal sahnelerdir.

Genel başkanlar değişir.

Koltuklar el değiştirir.

Alkışlar sahip değiştirir.

Ama kameralar hala aynı şeyi kaydediyor...

Birileri gidiyor, birileri geliyor ve birileri her defasında ağlıyor…

Asıl soru şu...

Gözyaşı mı değişmiyor, yoksa gözyaşının sahibi mi?